Archive for Temmuz 2010

haftasonu

Temmuz 26, 2010

Haftasonu iki gün tatil yaptım, ki bu benim yıllardır hiç yapmadığım bir olaydı… Hatta neredeyse 1 yıl boyunca hiç haftasonu tatili bile yapmadım… Neyse…

Böyle çook zamanım olunca ne yapacağımı bilemedim. Çamaşır yıkadım 4-5 makine dolusu, ojelerimi düzenledim, sevgilimin ve birlikte yaşadığımız kardeşinin gömleklerini ütüledim, wii’de mario oynadım, uyudum, biraz daha uyudum, the crow’u izledim (ilk kez, evet ilk kez…) sonra manikür yaptım, oje sürdüm…

Manikür yapmadan evvel çıkardığım kahve rengi tırnaklarımın fotoğrafını çektim…

Oje; flormar supermatte M111 ve flormar supershine 40 (bildiğimiz siyah)
iç taraf ise son gözdelerden super neon pembe… nail artlardan birinin fırçasını silip onunla sürdüm… Çıkarmak çok zor oldu, hiç değinmiyorum bile =)

Supermatte serisini pek seviyorum. Hızlı kuruyor, 2 kat yetiyor hatta artıyor. Fakat renk seçeneği pek az ve adı gibi mat değil. Hatta satan kızla “ama bunlar mat değil” konulu hararetli konuşmam sonucunda “supershine gibi parlamıyor ama, mat işte” konulu açıklamalarına ok dedim…
Neyse, renk flormarın sitesinde şöyle;

Fakat benim parmaklarımda ziyadesi ile kahverengi durdu. Böyle, içten içe kırmızı bir kahve ama…
Hangi oje yakışmaz ki bana’yı seve bayıla takip ediyorum tee ne zaman şunu görmüştüm, dedim ki ben kahve-siyah ile yapayım bunu, şimdi pembe iddialı olur…

Sürdüm, kahve-siyah oldum… Bu sefer de pek cansız geldi, dedim renklensin….

Sonuç böyle oldu;

Bugün ise siyah kimliğinde parlament mavisi ojelerim ile bakışıyoruz…

Reklamlar

dilenci muhabbeti

Temmuz 22, 2010

Az evvel (şöyle 5 dakka olmamıştır daha) birşey oldu…

Bir dilenci abla düz ayak olan ofisten içeri girdi, iki büklüm, kısık sesle, yalvar yakar bir ekmek parası istedi. Bulunduğumuz lokasyon gereği çok sık girer çıkarlar bizim ofise, benim ofisin hemen yanında da patronların olduğu odacık var. Kadına dedim ki; patron yok, biz de işçiyiz, para yok… Bu replik bizim sürekli savma amaçlı kullandığımız bir kalıp. Kadın inatla patronumun ofisine yönelip kapıya elini atınca da “dur abla, oraya giremezsin” dedim…

Maksat patron rahatsız olmasın…

Abla o süklüm püklüm halinden sıyrılıp, bela okuyup bana ardından da “babam s.ksin seni” dedi…

Baka kaldım…

Sonra da o düşünce senin, bu düşünce benim hayallere daldım… Neden biz çalışanlar canla başla patronlarımızı korumaya, onlara para kazandırmaya, onların mallarını en verimli şekilde kullanmaya çalışırız ki? Patronun ruhu bile duymaz biz s.kildiğimizle kalırız…

Öyleyken öyle işte….

HAYVANCILIĞIMIZ VE TÜKETİCİ SAĞLIĞI İTHALAT KISKACINDA…

Temmuz 22, 2010

Bire bir Gıda Mühendisleri Odası’ndan gelen maili paylaşıyorum. Fazladan bir kişi bile okusa fayda faydadır diye…

22 Temmuz 2010

BASININ VE KAMUOYUNUN DİKKATİNE!

HAYVANCILIĞIMIZ VE TÜKETİCİ SAĞLIĞI İTHALAT KISKACINDA…

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, 16 Temmuz 2010 tarihli Resmi Gazetede yayımladığı “Kasaplık ve Besilik Sığır Cinsi Hayvanların İthalatında Kontrol Belgesi Alınabilmesi İçin Aranacak Şartlar Hakkında Tebliğ”i ile sadece Et ve Balık Kurumu (EBK)’na verilen ithalat yetkisini özel sektöre de açarak ithalatın spekülasyonu engellemek veya piyasayı regüle etmek için yapılmadığını resmen belgelemiştir. Bakanlıkça yayımlanan Tebliğ, canlı hayvanların özel ve resmi kombinalar ile hayvancılık konusunda faaliyet gösteren ve bu konuda yatırımı olan kişi ve kuruluşlar tarafından da ithal edilmesinin önünü açarak miktar ve zaman sınırlaması olmayan bir ithalat sürecini ve ülke hayvancılığının çöküşünü başlatmıştır.

Bilindiği üzere, birçok kereler yetkililer tarafından yapılan açıklamalarla et ya da hayvan ithalatının düşünülmediği kamuoyuna duyurulmuş, Sayın Başbakan’ın artan et fiyatlarını ucuzlatmak için talimat vermesi üzerine et fiyatlarını dengelemek ve spekülasyonu önlemek amacıyla EBK’na canlı hayvan ithalatı yapma yetkisi verilmiştir. Bu kapsamda, şimdiye kadar, toplam 116.000 ton canlı hayvan ithalatı için iki ayrı karar çıkartılmıştır. Ancak; sektörde spekülasyon yapıldığı iddialarına karşın bu konuda bir yaptırım uygulanmamış, varsa spekülatörler ortaya çıkarılamamıştır. İlk ithalat yetkisinin verildiği dönemde de et ithalatının çözüm olmadığını ifade etmiş, Doğu’da hayvancılığı canlandırmak için yaşatıldığı iddia edilen, EBK, piyasada Müdahale Kurumu işlevi görmediği sürece, ithalat bu ülkenin hayvancılığına vurulan darbe olacaktır demiştik. Gelinen noktada, ne yazık ki, kamuya verilen ithalat yetkisine özel sektöre verilecek izinler de eklenmiştir.

Şimdi, bir Kamu kurumunun yapamadığını kar amaçlı kurumların yapmasını beklemekteyiz. Bu karar bir tek şeyin ifadesidir: ülkemizin et ihtiyacı artık ithal yolla karşılanacaktır. Kasaplık ve besilik hayvan ithalatı bir müddet sonra et ithalatını da kapsayacak şekilde genişletilecektir. 1996 yılından beri hayvan ve et ithalatı yapılması yasaklanmışken, birdenbire ne olmuştur da politika değişikliğine gidilmiştir? Bu kısa zaman içerisinde, et üreticimizin girdi fiyatları gerçekçi politikalarla düzenlenmiş ve rekabet edebilir hale mi getirilmiştir? Yeni yatırımlara teşvik adı altında getirilen uygulamalar küçük üreticileri ve bu işin asıl sahiplerini korumaktan uzak görünmektedir. Piyasa dengeleri ithalattan etkilenmeyecek kadar sağlam mı kurulmuştur? Özel sektör ithalatı kar amacıyla değil, kamu yararına mı gerçekleştirecektir?

Sütçülüğün geçmiş yıllarda yaşadığı sorunlar sonucu üreticinin damızlık hayvanlarını kesime göndermesi sonrasında, sütçülüğe dayalı olarak yürütülen besi ve kasaplık hayvan temininde de sorunlar yaşanmaya başlamış, azalan küçükbaş hayvan varlığı ile birlikte et arzında açık oluşmuştur. Yani, süt üretimi politikalarındaki yanlışlıklar sadece süt üreticilerini olumsuz yönde etkilemekle kalmamış, et fiyatlarında da artışa neden olmuştur. Süt piyasasında büyük dalgalanmalarla üretici fiyatları maliyetlerin altına düşüp sektöre müdahale gerektiğinde serbest piyasa koşulları savunulurken, şimdi spekülatif artışı engellemek söylemiyle özel sektöre ithalat yetkisi verilmektedir. Ana gıda maddesini ithal eder duruma gelen ülkemizde artık ithalatı genişleterek yapılan hataları tekrarlamak yerine daha ciddi ve bağlayıcı kararlar alınması gerekmektedir.

İthalat yoluyla sağlanacak hayvanların sağlık durumunun uygun olduğunu garanti edecek koşulların sağlanacağı da şüphelidir. İthal besi hayvanlarının karantina süresince dağıtılmayacakları bir taahhütname ile düzenlenecek, karantina süresince tazminata konu bir hastalık çıkması halinde, hayvanlar tazminatsız olarak itlaf edilecektir. Bu koşulların nasıl sağlanacağı merak konusudur. Kasaplık hayvanlar ise, karantinaya dahi alınmadan doğrudan kesime gönderilecektir. Özellikle bugüne kadar ithalat yasağının sebebini oluşturan Deli Dana Hastalığı hala varlığını korumakta ve en az risk taşıyan ülke grubunda bile görülmeye devam etmektedir. Diğer taraftan, insan sağlığı için tehlikeli olduğu kanıtlanmış yasaklı hormonların ithal hayvanlarda kullanılıp kullanılmadığı, bu yolla tüketicilerin ne kadar risk altında olduğu da bilinmemekte ve ülkemizde bunların tahlillerini yapabilme olanakları kısıtlı bulunmaktadır. Buna ek olarak, bu hastalığın takibine ve izlenmesine yönelik Türkiye’de etkin bir program olmadığı her yıl yayınlanan AB İlerleme Raporları’nda da ifade edilmektedir. Bilindiği üzere, ABD hayvan hastalıkları yönünden kendisi ile aynı risk grubunda bulunan ülkelerden dahi hayvan ithal etmemektedir. Bu da Türkiye’nin ithalat kararı alırken neden daha temkinli olması gerektiğini ortaya koyan sebeplerden bir diğeridir.

Bir kez daha ifade ediyoruz; ithalat hayvancılığın düzenlenmesinde ve sağlıklı et arzının gerçekçi fiyatlarla sağlanmasında çözüm yolu değildir. Et ithalatı bir çığ gibi büyüyerek hayvancılık sektörünü ortadan kaldırmaya başlamıştır.

İzlenen yol, eti dünyadaki birçok ülkeden daha az ve pahalı tüketen ülkemiz vatandaşları açısından sadece etin menşeini değiştirmektedir. Hayvancılığın geliştirilmesi, halkımıza yedirilecek yerli veya ithal etlerin güvenli şekilde arzının sağlanması için gerekli politikaların izlenmesi ve kaynağın ayrılması birincil hedef olmalıdır. Tarımın, serbest piyasa koşullarına terk edilemeyecek kadar stratejik bir sektör olduğu ve gelişmiş ülkelerce de böyle yönetildiği akıldan çıkartılmamalıdır. Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

TMMOB Gıda Mühendisleri Odası

Yönetim Kurulu a.

R. Petek ATAMAN

Başkan

market

Temmuz 20, 2010

Bu konu ile ilgili üç beş kelam laf etmezsem fena üzülürüm…
Marketler Allah’a emanet diyorum başka da birşey diyemiyorum. Alışveriş yaptığım büyük pek çok market dahil (Migros’u ayrı tutuyorum, ona sonra değineceğim.) hiç biri doğru düzgün gıda güvenliğine önem vermiyor. Büyük marketlerin %60’a yakını non-food ürünleri desek (ki küçük marketlerde bu oran gıda yönünde artıyor) çok ciddi bir satış hacmi gıda yönünde. E bu kadar yoğun satış olunca da gıda güvenliğine verilmesi gerek önem artmalı bence ama gördüğüm kadar ile git gide düşmekte…

İsim vererek rencide etmekten çekinmeyeceğim. DiaSA’ya gitmiştim geçenlerde, baktım yumurtalar (ki üzerinde +4-+10 arasında saklanmalı yazar) reyon başı yapılmış, öylecene ortam sıcaklığında durmakta. Kasiyere durumu söyledim, beklediğim cevap yöneticime ileteceğim sıkınıtınızı iken adam bana “nereye ne teşhiri yapacağımız merkezden geliyor, böyle koyun demişler biz de koyduk” oldu… Üşenmedim gittim eve sağlam bir şikayet döşedim, geri dönen olmadı. Sonra aynı hadiseyi Carrefour’da da gördüm. Bu kez nasılsa geri dönüş olmayacak diye şikayet dahi yazmadım.
Yine geçenlerde Üçler markete gittim. Her ne kadar Carrefour, Migros kadar olmasa da kendi çapında büyük bir market, en azından zincirler… Hasbelkader dolanırken yetkili birini gördüm, nicedir canımı sıkan +4 ürünlerinin teşhiri durumunu kendisine söyledim, aldığım cevap şu oldu “ama şu an sirkülasyon çok, zaten arkadaşlar 10 dakka önce koydu bunları (ki konuşma akşam saat 9da gerçekleşiyor, mağazada in cin top oynuyor) bir de bilirsiniz ki biz Türküz, şikayet almadan hiç birşey yapmayız, şimdiye dek böyle bir şikayet gelmedi bize, zaten en sevdiğim şey bilinçli müşteri” dedi… Ben de sustum gittim…

Migros’ta ise durum azıcık daha farklı, tüm ürünler olması gereken sıcaklıkta sevk edilip o sıcaklıkta saklanır… Bundan eminim ve inatla evimin çok yakınında olmamasına rağmen Migros’tan alışveriş yapıyorum… Herşeyden önce müşteriye değer veriyorlar, aradığınız şey mağazada yoksa getirtmek için ellerinden geleni yapıyorlar, gıda düvenliğinden bihaber değiller… Ha orada da sıkıntı olmuyor mu, oluyor… Geçenlerde yazdığım bir şikayete inatla geri dönüş yapmadılar. Niye çünkü ben telefonumu vermek istemedim, paşalarım da mail ile dönüş yapmayı beceremiyorlarmış…

crocsmania

Temmuz 17, 2010




Az evvel fark ettim… Nasıl olur da ben crocs ile ilgili birşeyler yazmış olamam?

Herşey yaklaşık 3 yıl evvel başladı. İnternette dolaşırken denk geldim ona, hemen aradım yeşil kundurada olduğunu görüdüm. Aynı gün maslak yeşilde buldum kendimi.

Şu an emekliye ayrılmış olan ruby renk crocslarımı aldım. Aynı gün giydim. Kış gelene kadar hiç çıkmadı ayağımdan. Sonra kış geldi, bir gün crocslarımla duşa girdim, tertemiz oldu, bu sefer de kış boyu evde terlik olarak giydim. Yeniden yaz geldi, yine tüm yaz onu giydim… Aynı renk giymekten sıkılınca gittim grape rengi aldım. (Şu an yine işteyim, yine ayağımda onlar var.)

Bu arada kışın iş yerinde giymek için sued alice aldım, siyah olandan (tabanı kırmızı)

Sonra anneme aldım bir tane kışlık, sevgilime aldım tatile giderken bu yıl kenarı converse gibi olanlardan…

Maaile seve bayıla giyiyoruz velhasılı.

İnsanlar aman ne büyük, ay biraz çirkin mi diyorlar ama sallamıyorum. Zaten ayakkabıda en önemli şey rahatlık olmalı, hiç giyemedim topuklu ayakkabı, tüm kışı clarks giyerek geçirdim.

Tavsiye ederim.

Tek sorun yurtdışından Türkiye gönderimlerinin olmaması.

Tüm fotolar buradan alıntıdır.

kader kısmet

Temmuz 13, 2010

nice insanlar girip çıkıyor hayata…
az evvel geçmişte pek sevdiğim bir kimsenin frienfeed hesabında ve twitter hesabında dolandım. yazdıklarını okurken anladım, konuşma tarzını, hayata bakışını, kendini insanlara tanıtışını ne kadar özlemişim…
halbuki onu çıkaran bendim hayatımdan…

tuhaf oldum…

bir bestesini dinledim… iyice garip hissettim…

bu devrik cümleli post sana ithaftır sevgili B.A.
evet, zaman zaman özlemekteyim seni…

neon oje-flormar

Temmuz 13, 2010

Oje denince aklıma direkt flormar geliyor, tüm üniversite yıllarımda cart sedefli turuncu ojesinden kaç şişe satın aldığımı hatırlamıyorum bile…

Son bir kaç yıldır ise, sürekli aynı renkleri ile içimi sıkan flormardan uzaklaşıp pastel, sally hansen ve inglot sever oldum. (inglot dediysem sadece mat ojeleri… AMC serisini sevmedim tek kat sürünce renk veriyor ancak tıpır tıpır uçlarından soyuluyor ben de sinir oluyorum, normal ojelerinin muadilleri Türk markalarında da var denemedim bile)

Taa ki bir gün Astoria’da dolanırken flormar’ın dükkanını görene kadar….

Super matte olarak adlandırdıkları ojelerini inglot mat serisine rakip gördüm ve hemen aldım bir kaç renk… Hemen eve koştum, sürdüm ve matlaşmasını bekledim… Mat olmadı tabi =) Ama mat olmamasına rağmen yapısı pek güzeldi… Cream denen türden, bi kat ince bi kat kalın sürünce süpperrrr opak oldu… Neredeyse her rengini aldım (beyaz olandan yeterli verim alamadığımı söylemeden edemeyeceğim, fazla kalın sürülüyor)

Geçenlerde yine yolum düştü (D&R’dan wii oyunlarımı aldığım gün) tam çıkacakken gözüme rengarenk birşeyler çarptı… Neon ve nail art serileri çıkarmışlar.

Fotoğraf makinam benimle birlikte olmadığından çekemiyorum, ama bir an evvel çekip postu güncellemek niyetindeyim.

Neon serisinden; sarı, mavi ve yeşil ojeleri aldım. Nail arttan ise sadece mavi aldım.

Nail artların fırçası ince. Renkli french manicure yapmak için ideal gibi gibi… Ama deneyemedim tabi henüz…

Neonları ise denedim… Sarı olan tam bir felaket, sürdüm ama kurumasını bile beklemeden çıkardım hemen. Tabiri caiz ise yol yol oldu… Mavi olanın rengi gayet hoş, lakin onda da benzer sorun var. Yapıları çok ince bu grubun, başka renk almayı düşünmüyorum şimdilik. 2 kat sürmeden ben oje sürdüm bile demiyor, diplere doğru açık renk kalıyor, fırça süpürüp alıyor resmen ojeyi… Yeşil bildiğimiz ördek başı yeşili modunda… Onun yapısı daha kalın, ama renk fiyasko =) Neden aldım bilemiyorum =)

Bari internetten bir iki foto koyayım dedim ama henüz flormar sitesinde bile yok bu ojeler…

WAU_colored(‘6gwzucgn0u26′, ’00adef0054a6’)

super mario galaxy

Temmuz 13, 2010

Eminim bir sürü insan için artık SUPER MARIO GALAXY çoktaan oynanmış, yerini SUPER MARIO GALAXY 2’ye bırakmıştır.

ancak biz daha 1 haftalık bebiş olan wii miz ile yeni başladık =) D&R’da 3 al 2 önde vardı wii oyunlarında, sevgilim için PES 2010’u en ucuz fiyata ararken girdim D&R’a bi baktım ki sanki bizim yeni wii sahibi olduğumuzu ve sport resort harici bir oyunumuz olmadığını bilirlermiş gibi tam da giriş teşhirine yığmışlar oyunları. Baktım baktım, az oyun kalmıştı, sonra dipten köşeden bir yerlerden en heyecan ile sahip olmak istediğim bebişim bana göz kırptı…

Zelda twilight princes, metroid prime trilogy ve supper maryoo gaalaksi alıverdim…

Ki oyunlar eve geldiğinden bu yana da sadece ve sadece mario ile resortte bulunan masa tenisi oynanmakta evde…

Zilyon tane oyun incelemesi var, ama ben de birşeyler yazmak istiyorum böyle ayılıp bayıldığım oyunla alakalı. Bir kere şunu söylemekte fayda var, ben oyun oynamayı sevmem =) level atlayamadım mı sıkılırım, zaten PC oyunlarının klavye ile kontrol edilmesine de uyuz olurum… Zira kontrol edemem karakteri… Ama wiide durum farklı, nunchuck üzerinde ki joystick benzeri zımbırtı ile mario’yu sağa sola koşturmak pek kolay.

Oyun içinde wiimote’un sağa sola itelenmesi ile oynanacak kısımlar ise ayrı keyifli… 

Bir sürü farklı uydu üzerinde koşturuyor mariom, ve hepsinin sağı solu farklı, ilk kez oynarken kara deliğe düşüyorum ben hep (= ama sevgilim oynarken sanki babasının galksisiymiş, oralar dutlukken top oynarmış gibi kolayca tek hamlede geçebiliyor levelları… kıl oluyorum tabi. 

Oyun wii remote motion plus desteklemiyor, 2 oyuncuya kadar oynanabiliyor ( bir kişi co-starring olarak) ama biz deneyemedik zira tek wiimote var henüz, 3 yaşdan başlayarak sınıflandırılmış…

Valla sırf bu oyun için bile wii alınırmış, onu fark ettim =)

ayıl bayıl 3 gündür blog oku!

Temmuz 13, 2010

normal şartlarda ben bizzat kendim google reader kullanmak sureti ile sevdiğim blogları takip etmekteyim… fakat cumartesi günü hasbel kader takip etmediğim bir bloga denk geldim… ve 3 gündür ( ki bugün 4. güne döndü) okuyorum, ziyadesi ile uzun zamandır yazıldığından hala bitiremedim…

işte tam şurası

nasıl güzel bir dille, nasıl akıcı, nasıl doğal yazılmış… nasıl güzel bir kız, amma hoş bir anne…

nintendo wii

Temmuz 9, 2010

=) Rabbim…

sen nasıl güzel bir icatsın, sen nasıl bir şahane şeysin, sen nesin?

kaç haftadır alsak mı almasak mı diye bi sürü tereddüt yaşadık, sonra bir an gaza gelip veriverdik siparişi… sonra heyecanla bekleme safhası başladı =)

sevgilim tatildeydi, benim iş yerime geldi, akşam eve zor attım kendimi… o kadar hızlı kuruldu ki anlatamam… sanki 3-5 dakka… konsolla birlikte gelen wii sport resort haricinde başka oyunumuz yok şimdilik. ama o bile bir iki gündür bizi idare ediyor. 

resortte 12 ayrı oyun var, google’dan yardım almadan aklıma geldiği kadarıyla yazacağım. hata olursa affola…

  • masa tenisi
  • bowling
  • okçuluk
  • kano
  • kılıçla dövüş
  • jet ski
  • su kayağı
  • golf
  • frizbi
  • uçaklı birşey

valla 2 tane daha var amma velakin aklıma gelemedi bir türlü…

ilk önce bir mii yaratarak başladım, baya baya bana benzedi üstelik =) sonra oyunları mii ile oynadım…

her oyun gibi bunlar da kolayda zora gidiyor, alıştırma kısmı var oyunların, zaten kontrol sistemi normal bir gamepad olmadığından alıştırma kısmı baya iş görüyor. wii remote ve nançak nasıl tutulur öğrenmek gerekiyor zira…

misal golf oynarken ilk vuruşu hızı falan görmek için topa vurmadan ekrana bakarak yapıp, ardından topa vururken sanki gerçek golf oynar edası ile yere bakıp, topu yerdeymiş gibi varsayınca en süper atış yapılıyor…

hele bir masa tenisi var, akıllara zarar… raketi tutuş şekline göre topa falso veriyor diyorum başaka da birşeycikler demiyorum…

ha bir de tüm bunlar için wii motion plus eklentili remote kullanmak gerekiyor…

alsın herkes diyorum bir de…